<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" >

<channel>
	<title>Istanbul Design Biennial</title>
	<atom:link href="http://1tb.iksv.org/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://1tb.iksv.org</link>
	<description>Just another WordPress site</description>
	<lastBuildDate>Fri, 02 Apr 2021 14:10:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.4</generator>
		<item>
		<title>1. İstanbul Tasarım Bienali Sona Erdi</title>
		<link>http://1tb.iksv.org/1st-istanbul-design-biennial-has-ended/?lang=tr</link>
		<comments>http://1tb.iksv.org/1st-istanbul-design-biennial-has-ended/?lang=tr#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Dec 2013 13:14:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İKSV</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://istanbuldesignbiennial.iksv.org/?p=3645</guid>
		<description><![CDATA[1.İstanbul Tasarım Bienali’ne gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederiz. 1 Kasım – 14 Aralık 2014 tarihleri arasında düzenlenecek olan 2. İstanbul Tasarım Bienali’nin güncel haberlerini takip etmek için tasarimbienali.iksv.org adresini ziyaret edebilirsiniz.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>1.İstanbul Tasarım Bienali’ne gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederiz. 1 Kasım – 14 Aralık 2014 tarihleri arasında düzenlenecek olan 2. İstanbul Tasarım Bienali’nin güncel haberlerini takip etmek için<a href="http://tasarimbienali.iksv.org/en" title="tasarim bienali"> tasarimbienali.iksv.org</a> adresini ziyaret edebilirsiniz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://1tb.iksv.org/1st-istanbul-design-biennial-has-ended/?lang=tr/feed/&#038;lang=tr</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	<georss:point>41.1072311 29.0813408</georss:point>	</item>
		<item>
		<title>NCR-10 [Balık]: Kıtır Hamsi ve Zeytinyağlı Ekmek</title>
		<link>http://1tb.iksv.org/ncr-10-fish-hamsi-crisps-with-olive-oil-bread/?lang=tr</link>
		<comments>http://1tb.iksv.org/ncr-10-fish-hamsi-crisps-with-olive-oil-bread/?lang=tr#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Sep 2013 17:50:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İKSV</dc:creator>
				<category><![CDATA[New City Reader]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://istanbuldesignbiennial.iksv.org/?p=3630</guid>
		<description><![CDATA[Mikla Restaurant&#8217;dan bir tarif Malzemeler 20 parça için 300 gram Un 15 gram Yaş Maya 30 ml Sızma Zeytinyağı 8 gram Deniz Tuzu 160 ml Ilık Su 20 parça Temizlenmiş, derisi üstünde duble Hamsi filetoları, 25 gram Sade Yağ isteğe göre Doğal Deniz Tuzu isteğe göre Ezilmiş Karabiber Zeytinyağlı ekmek için 1. Fırını 200C’ye ısıtın. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://istanbuldesignbiennial.iksv.org/wp-content/uploads/2013/09/Hamsi-Kıtır-Mehmet-Gürs.jpg" alt="" title="Hamsi Kıtır Mehmet Gürs" width="945" height="1260" class="alignleft size-full wp-image-3637" /><br />
Mikla Restaurant&#8217;dan bir tarif</p>
<p><strong>Malzemeler 20 parça için</strong><br />
300 gram Un<br />
15 gram Yaş Maya<br />
30 ml Sızma Zeytinyağı<br />
8 gram Deniz Tuzu<br />
160 ml Ilık Su<br />
20 parça Temizlenmiş, derisi üstünde duble Hamsi filetoları,<br />
25 gram	Sade Yağ<br />
isteğe göre Doğal Deniz Tuzu<br />
isteğe göre Ezilmiş Karabiber </p>
<p><strong>Zeytinyağlı ekmek için</strong><br />
1.	Fırını 200C’ye ısıtın.<br />
2.	Ilık suya yaş mayayı ekleyin ve iyice karıştırın.<br />
3.	Tuzu ve zeytinyağının 10 ml’sini ekleyin.<br />
4.	Unu karışımın üzerine eleyin ve pürüzsüz bir hamur haline gelene kadar karıştırın.<br />
5.	Hamuru pürüzsüz ve parlak hale gelene kadar tezgahta yoğurun.<br />
6.	Daha önce zeytinyağı ile yağladığınız derin bir fırın kabına hamuru koyun.<br />
7.	Hamuru parmaklarınızla kabın köşelerine ve kenarlarına doğru yayın.<br />
8.	Kalan yağı hamurun üzerine sürün.<br />
9.	Üzerini kapatıp oda sıcaklığında 20 dakika bekletin.<br />
10.	Ekmeği 200C’de yaklaşık 40 dakika pişirin. Pişerken fırının fanı kapalı, üst ve alt ısısı açık olsun.<br />
11.	Ekmeği bir gece bir rafta dinlendirin. Biraz bayatlayacaktır.<br />
12.	Yaklaşık 2-3 mm ince dilimler halinde kesin.<br />
13.	Bu dilimleri balıklarınızın boyutlarına uyacak şekilde dikdörtgen şekiller halinde kesin. Yaklaşık 9 x 5 cm boyutlarında.</p>
<p><strong>Kıtır Hamsiler için:</strong><br />
1.	Dilimlenmiş zeytinyağı ekmeklerini pişirme kağıdına yerleştirin.<br />
2.	Hamsi filetolarına deniz tuzu ve karabiber ekleyin.<br />
3.	Her ekmek dilimi üzerine bir duble fileto yerleştirin.  Dış yüzleri alta gelsin ve iyice düzleştirin. Streç filme sararak buzdolabında 4 saat bekletin. Hamsi filetoları ekmeklere yapışacaktır.<br />
4.	Yapışmaz tavada sade yağı orta ateşte eritin.<br />
5.	Ekmeği üzerindeki Hamsiyle birlikte ekleyin.<br />
6.	Ekmeği kıtır hale gelip hafifçe kızarana kadar kavurun. Ekmekleri döndürmeden tek tarafını pişirin yoksa kurur. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://1tb.iksv.org/ncr-10-fish-hamsi-crisps-with-olive-oil-bread/?lang=tr/feed/&#038;lang=tr</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	<georss:point>41.1957130 28.9354172</georss:point>	</item>
		<item>
		<title>NCR-10 [Balık]: “Tohum İzi Derneği” Toprak ve Deniz</title>
		<link>http://1tb.iksv.org/ncr-10-fish-tohum-izi-association-earth-and-sea/?lang=tr</link>
		<comments>http://1tb.iksv.org/ncr-10-fish-tohum-izi-association-earth-and-sea/?lang=tr#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Sep 2013 16:00:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İKSV</dc:creator>
				<category><![CDATA[New City Reader]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://istanbuldesignbiennial.iksv.org/?p=3595</guid>
		<description><![CDATA[Olcay Bingöl &#8220;Tohum İzi Derneği&#8221; Deniz rezervleri ve sürdürülebilir balıkçılık ile ilgili bir yazının tarımsal üretim, çiftçiler, küresel ısınma ve ekolojik kriz gibi kavramlardan bahsederek başlamasının yazarın kafa karışıklığından kaynaklanmadığını öncelikle belirtmeliyim. Zira uzun yıllardır endüstrileşmiş tarım veya balıkçılık sektörü tarafından kaynak olarak tanımlanan yeraltı ve yerüstü suları, tohum, toprak, deniz, göller gibi doğal varlıklar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Olcay Bingöl &#8220;Tohum İzi Derneği&#8221;</p>
<p><img src="http://istanbuldesignbiennial.iksv.org/wp-content/uploads/2013/09/tohum5.jpg" alt="" title="tohum5" width="1181" height="1666" class="alignleft size-full wp-image-3602" /></p>
<p>Deniz rezervleri ve sürdürülebilir balıkçılık ile ilgili bir yazının tarımsal üretim, çiftçiler, küresel ısınma ve ekolojik kriz gibi kavramlardan bahsederek başlamasının yazarın kafa karışıklığından kaynaklanmadığını öncelikle belirtmeliyim. Zira uzun yıllardır endüstrileşmiş tarım veya balıkçılık sektörü tarafından kaynak olarak tanımlanan yeraltı ve yerüstü suları, tohum, toprak, deniz, göller gibi doğal varlıklar bu bakış ile endüstriyel sermayenin mülkiyeti altına girmiş durumda.</p>
<p><span id="more-3595"></span></p>
<p>Ancak, doğal varlıkların kaynak olarak görüldüğü, boğazımıza kadar yüksek miktarda üretime gömüldüğümüz ve tüm sorunlarımızın çözümünün büyümeye bağlandığı uzun bir dönem sonrasında iklimsel tehdit tüm dehşetiyle karşımıza çıktı. Bu dehşetli manzara eş zamanlı olarak ekolojistlerin dünya algısında da bir değişim yarattı. Ekolojinin sadece çevrecilikle sınırlandırılamayacağı ve toplumsal açıdan da değerlendirilmesi gerektiğine yönelik yaklaşımlar çoğalmaya başladı. Dolayısıyla küresel ısınmanın etkilerine en fazla maruz kalan geleneksel üretim yapan çiftçiler, geleneksel balıkçılar, kıyı balıkçıları olarak tanımlayabileceğimiz yoksul toplulukların ekolojik döngülere, ekolojinin prensipleri ile emeğe ve geleneksel bilgiye saygı gösteren bir yapıyla özgürleşebileceğine olan inanç da aynı şekilde arttı.</p>
<p>Tıpkı Karl Marx’ın da sanayi devrimi boyunca toprakların talanını gözlemlerken Kapital&#8217;de belirlediği gibi: ‘Mümkün olan tek özgürlük,ortak üreticilerin doğayla olan karşılıklı ilişkilerini akılcı bir tarzla düzenlemeleriyle gerçekleşir.’ Daniel Tanuroda  ‘Yeşil Kapitalizm İmkansızdır’[1] isimli kitabında bu konuya vurgu yaparak şöyle der: Aslında maruz kaldığımız ekolojik kriz, geçmişin bir devamı değil tam tersine radikal bir yeniliğin eseridir. Tarihte hiçbir toplum, sermaye sahiplerini daha fazla biriktirmeye ardından sürekli yeni ihtiyaçlar yaratarak daha fazla üretmeye ve daha fazla satmaya teşvik eden bir kar hırsı tarafından yönlendirilmedi. Ekolojik kriz olarak anılan bu olgu aslında insanlığın çevresiyle olan ilişkisinin tarihsel krizidir.’</p>
<p>Tüm bu anlayış ve kavrayış değişimleri ile birlikte Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası organlar dünyayı sürdürülebilir şekilde beslemenin ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinden kurtulmanın tek yolunun doğayı, biyoçeşitliliği koruyan, kollayan geleneksel/küçük üreticileri desteklemek olduğu fikrinde birleşti. Uluslararası alanda meydana gelen bu paradigma değişiminin tabi ki ülkemizde de yansımaları oldu. Bu değişim sinyali toplumsal mücadelenin inadı, ısrarı ve gücüyle gerçekleşti tabi ki. </p>
<p><strong>Denizin acı öyküsüne tanıklık edenler</strong><br />
Denizler ısınıyor, buzullar eriyor, akıntıların yönü değişiyor ve deniz seviyesi giderek yükseliyor. Deniz yaşamının ana besin kaynakları (plankton vekriller) bir bütün olan besin zincirinin altından çekilerek ısı değişikliğinden çok ciddi anlamda etkilenmeye başladı bile. Çok sayıda mercan beyazlaşmaya ve ölüme terkedildi. 1998&#8242;de dünya mercanlarının yüzde 16&#8242;sı ciddi anlamda zarar gördü, Güney Asya ve Hint Okyanusu&#8217;ndaki resifler, mercanlarının yarısını kaybetti.Modern balıkçılığın yarattığı atık miktarı çok büyük boyutlarda. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün verilerine göre gezegenin sahip olduğu ana deniz avlanma alanlarının %75’i tamamen tüketilmiş durumda veya tükenmek üzere.Bu alanda atık – sarfiyat da çok yüksek oranda. Örneğin karides avlayan endüstri teknelerinde ağlara takılan balıkların yüzde 90&#8242;ın denize geri atılıyor. Her yıl bu şekilde ölen balina ya da yunus sayısı 300 binin üzerinde.Yaklaşık 100 bin albatros uzun olta kancalarına takılarak ölürken, kaplumbağa, fok ve köpek balıkları da rastgele yapılan, bilinçsiz balıkçılık uygulamalarının kurbanı olmakta. Toplamda bir yıl içinde atılan balığın miktarının 7 ila 39 milyon ton arasında olduğu hesaplanıyor. Bunların birçoğu belirttiğimi gibi av teknelerinden atılarak ölen küçük boyutta balıklar veya istenmeyen deniz canlıları.</p>
<p>Bir diğer önemli tehlike ise dip trolleri. Dip trolleri de deniz yaşamının en acımasız katilleri. Sadece birkaç balık uğruna bir buldozer gibi yüzyıllık mercanları ezip, üzerilerindeki tüm yaşamı silip süpürüyor, bir yağmur ormanı kadar yaşamı barındıran deniz dağlarını yok ediyorlar. Dünyadaki en büyük trol teknesinin bir ayda yakaladığı balık miktarı, 7000 yerel küçük balıkçının bir yılda avlayabileceği balığa eşit. Lisansı olmadan veya izinlerinin dışında avlanan korsan balıkçı tekneleri, inanılmaz miktarlarda balığı çalıyor, deniz yaşamını mahvediyor ve sahile konomilerini batırıyor.[2]</p>
<p><strong>Bütüncül Bakış</strong><br />
Denizleri koruyabilmek için, sularındaki sadece tek bir tür habitatı korumak veya tehditlerden yalnızca birini ortadan kaldırmak yeterli değil. Denizlerin tümü, ancak tek bir ekosistem olarak varolabilir. Bunun için de deniz rezervlerine gereksinimimiz var. Deniz rezervleri endüstriyel balıkçılık ve madencilik gibi tüm tahrip edici faaliyetlere ve boşaltım kaynaklarına kapatılmış, gerektiğinde hiçbir insan faaliyetine izin verilmeyen &#8221;çekirdek bölgeler&#8221; içeren alanlara deniyor. Bu alanların bir ağ oluşturacak şekilde uygulanması, tehditlere karşı en açık olan veya acilen iyileştirilmesi gereken alanların korunmasını sağlıyor. Tabi ki denizlerin geri kalan bölümü balıkçılık ve diğer faaliyetlere açık olacaktır ancak önemli ve olmazsa olmaz şartıyla: İyi yönetmek!  </p>
<p>Deniz rezervleri korumayı sağlar. Yeryüzündeki yaşamın çeşitliliği ve üretkenliğini devam ettirmek isteğimiz neden korumaya gereksinim duyduğumuzu gayet net bir şekilde açıklıyor sanırım. Koruma ne bir tek canlıyı ne de tek bir habitatı yalnız başına ele alarak sağlanamaz. Etkin koruma yöntemleri ancak canlılar arası karmaşık ilişkileri gözönüne alarak ve bunu destekleyici çözümler üreterek oluşturulur. [3] Deniz rezervlerinin de en önemli işlevi, ekosistemleri ve kilit canlılarını bir bütün olarak korumaktır. Bu nedenle tek bir bölgede tek bir balık çeşidinin korunması için sürdürülen çalışmalar türlerin stoklarının iyileşmesini ve habitatlarının yeniden canlanmasına bir katkıda bulunmaz. </p>
<p>Ekolojiye ve toplumsal yapılara bir bütün olarak bakmak ve yaşamı bu şekilde değerlendirmek bu nedenle gerekli. Bir nehrin üzerine kurulacak olan hidroelektrik santralin orada üretim yapan küçük çiftçiye olan etkisi, ormana, çevreye ve oranın yerlisi olan hayvanlara etkisi ile o nehrin denize dökülmesi yoluyla beslenen balıkları avlayarak yaşamını sürdüren kıyı balıkçısı veya geleneksel balıkçının sosyal ve çevresel gereksinimlerinin birlikte düşünülmesi bizi özgürlüğe ulaştıracak.</p>
<p>[1] Tanuro, Daniel. &#8220;Yeşil Kapitalizm İmkansızdır.&#8221; TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası, Ekoloji Kolektifi, Habitus Yayın (2011) sy. 56,<br />
[2] Greenpeace Akdeniz <a href="Greenpeace Akdeniz http://www.greenpeace.org/turkey/tr/campaigns/defending-our-mediterranean/oceans/" target="_blank">http://www.greenpeace.org/turkey/tr/campaigns/defending-our-mediterranean/oceans/</a><br />
[3] Greenpeace Akdeniz<a href=" http://www.greenpeace.org/turkey/tr/campaigns/defending-our-mediterranean/solutions/" target="_blank"> http://www.greenpeace.org/turkey/tr/campaigns/defending-our-mediterranean/solutions/</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://1tb.iksv.org/ncr-10-fish-tohum-izi-association-earth-and-sea/?lang=tr/feed/&#038;lang=tr</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	<georss:point>41.1072311 29.0813408</georss:point>	</item>
		<item>
		<title>NCR-10 [Balık]: Doğa mı Yetiştirme mi? İşte Asıl Soru</title>
		<link>http://1tb.iksv.org/ncr-10-fish-prohibitations-affect-on-local-culture/?lang=tr</link>
		<comments>http://1tb.iksv.org/ncr-10-fish-prohibitations-affect-on-local-culture/?lang=tr#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Sep 2013 08:39:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İKSV</dc:creator>
				<category><![CDATA[New City Reader]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://istanbuldesignbiennial.iksv.org/?p=3592</guid>
		<description><![CDATA[New City Reader&#8217;ın son sayısı Balık&#8217;ın sayfalarından Tangör Tan imzalı bir metin. Fotoğraflar: Aras Yayıncılık’ın izniyle &#8220;Türkiye’de Balık ve Balıkçılık&#8221;, Karekin Devedjian, 1926 tarihli baskının çevirisi, © 2006  20. yüzyılın başlarından itibaren balıkçılık politikaları, sivil toplum örgütleri, uluslararası siyaset, bireysel inisiyatifler, devlet ekonomilerinin ele alınış şekilleri gibi bütünsel bakış açılarıyla modellenmiş. Fakat bu modellenme esnasında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>New City Reader&#8217;ın son sayısı Balık&#8217;ın sayfalarından Tangör Tan imzalı bir metin.</p>
<p>
<a href='http://1tb.iksv.org/wp-content/uploads/2013/09/1s.jpg' class="lightview" data-lightview-group="group-3592" data-lightview-options="skin: 'light', controls: 'relative', padding: '10', shadow: false" title='1s' data-lightview-title="1s"><img width="150" height="150" src="http://1tb.iksv.org/wp-content/uploads/2013/09/1s-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="1s" title="1s" /></a>
<a href='http://1tb.iksv.org/wp-content/uploads/2013/09/2s.jpg' class="lightview" data-lightview-group="group-3592" data-lightview-options="skin: 'light', controls: 'relative', padding: '10', shadow: false" title='2s' data-lightview-title="2s"><img width="150" height="150" src="http://1tb.iksv.org/wp-content/uploads/2013/09/2s-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="2s" title="2s" /></a>
<a href='http://1tb.iksv.org/wp-content/uploads/2013/09/3s.jpg' class="lightview" data-lightview-group="group-3592" data-lightview-options="skin: 'light', controls: 'relative', padding: '10', shadow: false" title='3s' data-lightview-title="3s"><img width="150" height="150" src="http://1tb.iksv.org/wp-content/uploads/2013/09/3s-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="3s" title="3s" /></a>
<br />
<em>Fotoğraflar: <em>Aras Yayıncılık’ın izniyle &#8220;</em>Türkiye’de Balık ve Balıkçılık&#8221;, Karekin Devedjian, 1926 tarihli baskının çevirisi, © 2006 </em></p>
<p>20. yüzyılın başlarından itibaren balıkçılık politikaları, sivil toplum örgütleri, uluslararası siyaset, bireysel inisiyatifler, devlet ekonomilerinin ele alınış şekilleri gibi bütünsel bakış açılarıyla modellenmiş. Fakat bu modellenme esnasında kaynak sömürüsünün önüne geçilmemiş olması sonucunda farklı uluslar, kökenler ve toplulukların var oluşu tehlikeye girmiştir.</p>
<p><span id="more-3592"></span></p>
<p>Balıkçılık, gelişmiş ve gelişmekte olan 3. Dünya devletleri arasındaki siyasi ve ekonomik egemenlik ilişkileri içinde düzenlenmiş; diğer kapitalist ziraat politikaları arasında kalmıştır. Önemli olan daha çok kazanma üstüne olduğu için yerel bazda ne küçük ölçekli balık/çılık ne de 3. Dünya ülkelerinde geçimini bir yandan balık üstünden kazanırkenbir yandan da yüzyıllardır balıkçılık sayesinde var olan kültürlerini sahip çıkmak önem kazanacaktır. Gıda kaynakların özelleştirilmesi sonucu meydana gelen sermaye artırımı yüzyıllara ait var olan yerel kültürü de bir şekilde yok ediyor.</p>
<p>Günümüzde vahşi bir şekilde avcılığı yapılan balina avı yasaklanıyor. Gelişmiş alet edavatlarla donanmış gemilerin takibi sonucunda birkaç saat içerisinde balina öldürülüyor, derileri yüzülüyor, etleri parçalanıp ayırılıyor, ortaya çıkan litrelerce kanda denize boşaltılıyor. Hatta birkaç saat içerisinde… yüzlercesi.. aynı anda! Uydu seyiri sayesinde, Melville’inMoby-Dick’inde olduğu gibi bir balinanın peşinden haftalarca gitmeye gerek bile yok. Ulusüstü şirketlerin güdümünde olan avcılar, var olan kaynakları, çevreyi, kültürü sömürerek insanoğlunun ihtiyacını karşılıyor. Diğer yandan tam zıt bir örnek olan, sadece balina avcılığı yaparak hem geçimlerini hem de kültürlerini korumaya çalışan Endonezya’nın Lamalera ve Lamakera köyleri var. Bu köyde yaşayan insanlar yüzyıllardır babadan oğula aktardıkları ritüeller ve geleneksel yöntemler sonucu kendi ürettikleri zıpkınlar, küçük ahşap tekneler ve çıplak ellerini kullanarak okyanuslardaki en büyük canlıyı avlayabilmek için günlerini harcıyorlar. Köylü balıkçılar avları ile denizin var olan yaşam döngüsü arasındaki ince dengeyi koruyor. Ama bu esnada, en son model Japon av gemileri var olan balina sayısını azaltıyor, paralelinde de Lamaleralı köylülerin avlanma ritüelleri değişmeye başlıyor. Her sene azalan balina sayısına bağlı olarak köylülerinde avlanmaya çıkma zamanları azalıyor. Zincirleme bir şekilde bu süreç birbirini izliyor. Sonuçta gelecek kuşaklara aktarılamayacak olan bir kültür yok olma tehdidi altına giriyor. Tümüyle balina avcılığını yasaklayabilirsiniz, bu bir çözüm olabilir. Ama bu yasak, balıkçıların yerel kimliklerinde bir deformasyon yaratacaktır.</p>
<p>Wagenia yerlileri Afrika’da Kongo nehrinden gelen balıkları yüzyıllardır en basit ve ilkel yöntemlerle avlıyorlar. Ama onlarda Lamalera köylüleri gibi kültürlerinin yok olması tehdidi altındalar. Kongo nehrinde yüksek miktarlarda devam eden avcılık sonucu her yıl ciddi miktarlarda balık rezervi yok oluyor. Bu da geçimini doğrudan balık/çılıktan sağlayan yerlilerin yaşamlarını, ritüel ve kültürlerini birebir etkiliyor. Sonuçta, var olan kültür ve geçim kaynağı turizme kaymaya buna bağlı olarak da kültürel bir yozlaşma içine giriyor.</p>
<p>Var olan balık rezervlerinin koruma altına alınması ile ilgili çabalar var. Özellikle de sivil toplum örgütlerinin sürdürdüğü ciddi baskılar yürürlükteki devlet politikalarını değişmeye zorluyor. Insanlar bilinçleniyor ve daha tadında, özellikle de yerel olanı tüketmeleri özendiriliyor. Yeterli mi diye sorarsak, tabii ki yeterli değil. Birinci dünya devletlerin sermaye artırım iştahları yanında enerji kaynaklarına sahip olma arzuları sonucunda bizler istediğimiz kadar mücadele verelim Don Kişot olarak kalıyoruz. Yasaklamalar çevresel düzeni sağlasa da maalesef yerel yiyecek ve ilgili gündelik yaşam kültürünün yok olmasına yol açıyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://1tb.iksv.org/ncr-10-fish-prohibitations-affect-on-local-culture/?lang=tr/feed/&#038;lang=tr</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	<georss:point>41.0197029 28.9731064</georss:point>	</item>
		<item>
		<title>NCR-10 [Balık]: Steven Spielberg Tepemi Attırıyor!</title>
		<link>http://1tb.iksv.org/ncr-10-fish-steven-spielberg-pisses-me-off/?lang=tr</link>
		<comments>http://1tb.iksv.org/ncr-10-fish-steven-spielberg-pisses-me-off/?lang=tr#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Sep 2013 07:42:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İKSV</dc:creator>
				<category><![CDATA[New City Reader]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://istanbuldesignbiennial.iksv.org/?p=3585</guid>
		<description><![CDATA[New City Reader&#8217;ın onuncu ve son sayısı &#8220;Balık&#8221;ın sayfalarından Mehmet Gürs imzalı bir metin. Sayılarınıza hakim olun, o zaman anlarsınız&#8230; Bugün “Göze göz” sözünün yetmediği ortada! Bize daha çok kan gerek. Köpekbalıkları tarafından öldürülen her insan için en az 25 milyon köpekbalığı öldürmemiz şart. Dünya üzerinde hangi plaja giderseniz gidin, Güney Afrika ve Avustralya’nın en [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://istanbuldesignbiennial.iksv.org/wp-content/uploads/2013/09/spielberg.jpg" alt="" title="spielberg" width="4014" height="1097" class="alignleft size-full wp-image-3588" /><br />
New City Reader&#8217;ın onuncu ve son sayısı &#8220;Balık&#8221;ın sayfalarından Mehmet Gürs imzalı bir metin.</p>
<p>Sayılarınıza hakim olun, o zaman anlarsınız&#8230; </p>
<p>Bugün “Göze göz” sözünün yetmediği ortada! Bize daha çok kan gerek. Köpekbalıkları tarafından öldürülen her insan için en az 25 milyon köpekbalığı öldürmemiz şart. </p>
<p>Dünya üzerinde hangi plaja giderseniz gidin, Güney Afrika ve Avustralya’nın en korkulanları da dahil, boğulan, kafasını çarpan veya başka bir nedenle ölen insan sayısının, köpekbalığı tarafından yenilene oranla çok çok çok çok daha fazla olduğunu görürsünüz. Nokta! Bu bir gerçek!</p>
<p><span id="more-3585"></span></p>
<p>Hepimiz köpekbalığına karşı tost makinesi istatistiklerini biliyoruz&#8230; Eh umarım!!<br />
Ama bazı tuhaf nedenlerden dolayı her sabah ekmek benzeri kalıptan çıkma şeyi rahatça tost makinasına yerleştirip üstüne de yağ kılıklı garip kimyasalları sürüp güvenli olduğunu düşünüyoruz. . Aynı zamanda 400 milyon yıldır varlığını sürdüren, dinozorlardan ve tabii ki bizden çok daha önce de var olan bu olağanüstü yaratıklardan hala korkabiliyoruz.  Avatar’ı izlerken hepimizin gözleri doluyor, aynı hikaye, ama o filmde.. </p>
<p>Bir daha ki sefere tropik bir bölgede buzlu kokteylinizi içerken yaklaşık 150 insanın kafalarına düşen hindistan cevizi yüzünden öldüğünü hatırlayın. </p>
<p>İçip araba kullanmaktan, emniyet kemeri takmaktan veya araba sürerken mesaj atmaktan bahsetmiyorum bile&#8230; Siz hesaplayın! </p>
<p>Hepimiz köpeklerimizi, en sadık dostlarımızı sevmiyor muyuz, doğru degil mi? Hah!! Yanlız ABD’de köpekler tarafından öldürülen kişi sayısı 50, az çok. Köpekbalıkları üç aşağı beş yukarı 5 kişiyi öldürüyor, dünya çapında! </p>
<p>Bu liste uzar gider&#8230; İnsanları ikna etmek için daha ne yapmamız gerekiyor? </p>
<p>Buldum! Bir fikrim var. Neden Steven ve kankaları günahlarını affettirmiyorlar? Film çekmede ustalar, hepimizin bildiği gibi. Alenen çıkıp insanların kafalarını karıştırdıklarını itiraf etseler, özür dileseler ve telafi edeceklerine söz verseler nasıl olur? Sonra da gerçekte nelerin döndüğünü az çok gösteren filmler yapsalar. Eminim izlenmesi kolay, “fazla kafa gerektirmeyen” harika bir film yapıp üstüne biraz para bile kazanabilirler. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://1tb.iksv.org/ncr-10-fish-steven-spielberg-pisses-me-off/?lang=tr/feed/&#038;lang=tr</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	<georss:point>41.2308311 29.1134682</georss:point>	</item>
		<item>
		<title>NCR-10 [Balık]: Roderick Sloan ile Röportaj</title>
		<link>http://1tb.iksv.org/ncr-10-fish-interview-with-roderick-sloan/?lang=tr</link>
		<comments>http://1tb.iksv.org/ncr-10-fish-interview-with-roderick-sloan/?lang=tr#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Sep 2013 11:00:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İKSV</dc:creator>
				<category><![CDATA[New City Reader]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://istanbuldesignbiennial.iksv.org/?p=3576</guid>
		<description><![CDATA[Roderick Sloan, Noma ve diğer birinci sınıf restoranlara deniz kestanesi tedarik eden kişidir, kuzeyde küçücük bir köyde yaşar ve delicesine soğuk sulara dalar. Roderick 15 yıl önce aşık olup Norveç&#8217;e taşınan 42 yaşında bir İskoçyalı. 5 yıl sonra güzel eşiyle birlikte deniz kestanesi avcılığı yapmak için arktik Norveç&#8217;e taşınmış. Rod 80 kişilik köyünde genç biri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>
<a href='http://1tb.iksv.org/wp-content/uploads/2013/09/Roderick-Sloan-small.jpg' class="lightview" data-lightview-group="group-3576" data-lightview-options="skin: 'light', controls: 'relative', padding: '10', shadow: false" title='Roderick Sloan-small' data-lightview-title="Roderick Sloan-small"><img width="150" height="150" src="http://1tb.iksv.org/wp-content/uploads/2013/09/Roderick-Sloan-small-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="Roderick Sloan-small" title="Roderick Sloan-small" /></a>
<a href='http://1tb.iksv.org/wp-content/uploads/2013/09/Sea-Urchins.jpeg' class="lightview" data-lightview-group="group-3576" data-lightview-options="skin: 'light', controls: 'relative', padding: '10', shadow: false" title='Sea Urchins' data-lightview-title="Sea Urchins"><img width="150" height="150" src="http://1tb.iksv.org/wp-content/uploads/2013/09/Sea-Urchins-150x150.jpeg" class="attachment-thumbnail" alt="Sea Urchins" title="Sea Urchins" /></a>
<a href='http://1tb.iksv.org/wp-content/uploads/2013/09/roderick3.jpg' class="lightview" data-lightview-group="group-3576" data-lightview-options="skin: 'light', controls: 'relative', padding: '10', shadow: false" title='roderick3' data-lightview-title="roderick3"><img width="150" height="150" src="http://1tb.iksv.org/wp-content/uploads/2013/09/roderick3-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="roderick3" title="roderick3" /></a>
<br />
Roderick Sloan, Noma ve diğer birinci sınıf restoranlara deniz kestanesi tedarik eden kişidir, kuzeyde küçücük bir köyde yaşar ve delicesine soğuk sulara dalar. Roderick 15 yıl önce aşık olup Norveç&#8217;e taşınan 42 yaşında bir İskoçyalı. 5 yıl sonra güzel eşiyle birlikte deniz kestanesi avcılığı yapmak için arktik Norveç&#8217;e taşınmış. Rod 80 kişilik köyünde genç biri olarak görülüyor. Steigen belediyesi sınırları içinde yer alan Nordskot&#8217;un bir tarafı dağlarla çevrili, batıya doğru uzanan adalar zinciri ise azgın Kuzey Atlantik&#8217;in kış mevsiminde oluşan dev dalgalarına karşı onları koruyor. Zengin bir vahşi yaşamla çevrililer. Kanada geyiği, ren geyiği ve su samurundan tutun da deniz kartalı ve kekliğe kadar. Ancak Rod için esas olay, vaktinin çoğunu geçirdiği denizde gerçekleşiyor. Dalış yaptığı sıradan bir günde deniz kartallarını, su samurlarını, fokları ve tabii ki bir çok farklı balık türünü görebiliyor. İşe giderken katil balinalara rastlamak harika bir şey olsa gerek!  </p>
<p>Roddie&#8217;ye hayatı, işi ve tutkusu hakkında birkaç soru sorduk. Tutkulu bir adam ve bir bardak biranın ortaya neler çıkarabildiğini görmek için okumaya devam edin.</p>
<p><span id="more-3576"></span></p>
<p><strong>MG: </strong>Neden yaptığınız işi yapıyorsunuz? Bu soruyu eminim birçok insan soruyordur. Ama zaten bu sıradan bir 9-5 işi değil. </p>
<p><strong>RS: </strong>Ben sadece yaptığım işi ve bana verdiği özgürlüğü seviyorum.</p>
<p><strong>MG: </strong>Neden deniz kestanesi? </p>
<p><strong>RS: </strong>Bir bardak Guinness içerken aklıma gelen çılgın bir fikir olarak ortaya çıktı, sonradan gerçeğe dönüştü. </p>
<p><strong>MG: </strong>Başka neler buluyorsunuz ya da avlıyorsunuz? </p>
<p><strong>RS: </strong>Benim temel balıkçılık kaynağım denizkestanesi, ama maun istiridye ve yumuşak kabuklu istiridye gibi diğer kabuklu deniz hayvanları da topluyoruz. Ancak diğer türleri avlama konusunda kendimi yeterli bulmuyorum, bu yüzden onların sayısı daima az oluyor. Ayrıca denizyıldızı ve denizhıyarı gibi değişik türler üzerinde de birçok deneysel balıkçılık yapıyorum. İskandinav Yemek Laboratuvarı&#8217;ndan (Nordic Food Lab) Ben Reade ile küçük bir balıkçılık denemesini yeni sonlandırdık, onun sonuçlarını da yakında görebilirsiniz. </p>
<p><strong>MG: </strong>Sıradan bir iş gününüzü anlatabilir misiniz? Bir şirketiniz var mı yoksa kendiniz bireysel olarak mı dalıyorsunuz? </p>
<p><strong>RS: </strong>Ben de, tüm diğer küçük işletmeciler gibi, bir iş günü rutinim olduğunu söyleyemem. Her zaman halledilmesi gereken birçok şey oluyor ve her biri farklı bir düşünce açısı gerektiriyor, ama sıradan bir avlanma günümü şöyle anlatabilirim. Sabah 8&#8242;de uyanıyorum ve avlanacağım bölgeye gidiyorum. Bütün gün dalıyorum ve 4 gibi eve dönüyorum. Biraz akşam yemeği, e-postalar ve sonra da 9&#8242;da yatıyorum. Sabah 2 gibi tekrar uyanıp denize gidiyorum. Topladığımız denizkestanelerinin ağlarını alıp kıyıya getiriyorum ve 8&#8242;de havaalanının olduğu şehre gidecek tekneye yüklenmesi için paketleyip hazır hale getiriyorum. Bir helikopterim olmasını gerçekten çok isterdim. Günün geri kalanı da kar fırtınaları, uçaklar, olası gecikmeler konusunda endişelenerek ve lojistik elemanlarıma kök söktürerek geçiyor. Neyse ki bana karşı iyiler. </p>
<p><strong>MG: </strong>Su gerçekten ne kadar soğuk oluyor? Buz gibi tanımını kullanabiliriz ama biri size bunu sorduğunda nasıl tarif ediyorsunuz? </p>
<p>Not: Rod, Kopenhag&#8217;daki MAD Foodcamp 2012&#8242;de konuşmacıydı. Bulunduğu ortamı anlamamız için hepimizden küçük donmuş deniz suyu disklerini öpmemizi istedi. Buna uzun süre dayanabilen birkaç cesur kişinin ağzı uyuştu ve konuşmak yerine ağızlarını oynatabildiler. </p>
<p><strong>RS: </strong>Buranın yerlisi olmayan insanların anlayamadığı şey, kışın aslında en soğuk yer su değildir. Deniz +4 ila -2 derece arasında ılıktır, daha soğuk olursa buza dönüşür. Hava sıcaklığı karakışın hakim oldugu bugünlerde, geçen haftalarda da olduğu gibi 0 ila eksi 13 arasında değişir. Buna serinletici rüzgar tesirini de ekleyin, bir de hafif bir esinti varsa, açıldığımda teknedeki etkin sıcaklık eksi 25 derece olabilir. Esas soğuk işte budur. </p>
<p><strong>MG: </strong>İşinizin en zor kısmı nedir? Soğuk olması dışında&#8230;</p>
<p><strong>RS: </strong>Öncelikle soğuk olması bir problem değil, her zaman olan bir şey. En büyük zorluk mu? Kalite. Denizden masaya uzanan kalite zinciri. Bu zincirde birçok halka var ve tek bir hata tüm sistemi bozabilir. </p>
<p><strong>MG: </strong>Özel ekipman kullanıyor musunuz? </p>
<p><strong>RS: </strong>Hem evet hem hayır. Denizkestaneleri konusunda uzmanlaşmıs malzeme dükkanları olmadığı için neye ihtiyacım varsa ya kendim yapıyorum ya da başka bir aletten uyarlıyorum. Dalma ekipmanım buza dayanıklı, hazır bunu söylemişken, geçenlerde Antartika&#8217;da bir dalıştan dosdoğru buraya gelen bir ziyaretçimiz oldu – ve onun ekipmanı dayanmadı. Çok okuyoruz ve kendi hatalarımızdan da öğreniyoruz, 10 yıldan fazla deneyimle neyin işe yarayıp yaramayacağı konusunda az çok fikir sahibi oldum. </p>
<p><strong>MG: </strong>Bir yerde okuduğuma göre doğayı gözlemleyerek o günkü avınızın ne kadar olacağını tahmin edebiliyormuşsunuz. Doğru mu bu? Eğer öyleyse nasıl oluyor? </p>
<p><strong>RS: </strong>Tam olarak doğru değil, ama yılın bir ayını sahaları inceleme ve özelliklerini anlamaya ayırıyoruz. Böylece hangi rüzgar yönünde, dalga boyunda, vesaire nereye gitmemiz gerektiğini bilebiliyoruz. Buna rağmen bazen yine de hata çıkıyor veya hava şartlarına yeniliyoruz. </p>
<p><strong>MG: </strong>Günlük ortalama avınız ne kadar? Sormamın bir sakıncası yoksa… Kaça satıyorsunuz? İnsanlar bir servet kazandığınızı düşünüyordur.</p>
<p><strong>RS: </strong>Sonra da teknemi görüp hiç de servet kazanmadığımı anlarlar. Yarın başka bir işe başlasam daha çok para kazanabilirim ama bu işin gerçek değeri parası değil. İşimin fiziksel yönünü seviyorum, tabii bütün gün denizde kaldıktan sonra ellerimi saatlerce açmaya çalışmaktan bahsetmiyorum ama asıl ödül ürünümün aldığı tepki. Benim denizkestanelerimi yiyen insanları seyretmek – bundan asla sıkılmam. Üstelik bu iş başka türlü hayatta karşılaşamayacağım birçok harika insanla tanışmamı, deneyim ve bilgi sahibi olmamı sağladı. Oh, bugünlerde denizkestanesinin kilosunun fiyatı yaklaşık *öksürük*. Almak ister misiniz? </p>
<p><strong>MG: </strong>İşinizi destekleyen veya size ödenek sağlayan herhangi bir hükümet organı var mı? </p>
<p><strong>RS: </strong>Yok&#8230; Ancak konuşma yapmak, rapor ve demeç hazırlamak için para alıyorum, ama bu da işimin bir parcası sanırım. İlerde belki değişir. Deniz kaynaklarına gereken değer verilmiyor bence. </p>
<p><strong>MG: </strong>Rene &#038; Co ile nasıl karşılaştınız? Kaç mekan veya şef sizin dikenli toplarınızdan satın alıyor? </p>
<p><strong>RS: </strong>Ben onunla hiç karşılaşmadım, o beni aradı. Tam denizkestaneleriyle çalışmaktan vazgeçmiştim ki bu çılgın Dane beni aradı. Onu, değmeyecek birçok problemle karşılaşabileceği konusunda ikna etmek için elimden geleni yaptım ama bilirsiniz o da güçlü bir insan. Sonra buluştuk ve aksine o beni ikna etti. Şubat’ta benimle denize açıldı, spor ayakkabılarıyla ve 5 saat boyunca hiç şikayet etmedi. İşte kendini adamak budur. </p>
<p><strong>MG: </strong>Rene dışında size eşlik eden başka şefler de var mı? Bunu yapacak cesaretleri var mı? </p>
<p><strong>RS: </strong>Oh, kuzeyde mi demek istiyorsunuz? Bu yıl bir atölye düzenledik, F12 adında, 2014’te bir tane daha yapmayı planlıyoruz. Amaç şefleri değil yardımcı şefleri alıp onlara ne yaptığımızı, deniz yaşamını öğretmek; &#8211; bir kaç gazeteci çağırıp bazı tartışmalı konuları ele almak – ve bu konuları çözmelerini sağlamak. Deniz ve kaynakları konusunda çok az bilgimiz var ve bu bilginin nasıl kullanılması gerektiği konusu da az biliniyor. Norveçlilerin, gerçekten işe yarayan olağanüstü balıkçılık politikaları var, ama balina avcılığı konusunda suçlanıyorlar ki bence de yanlış. </p>
<p><strong>MG: </strong>İklim değişikliği nedeniyle denizkestanesi nüfusunda bir azalma gözlemliyor musunuz? </p>
<p><strong>RS: </strong>Hayır, ama farklılık gözlemem gerektiğini iddia eden bazı bilimsel raporlar okudum. Denizestanelerinin nüfus döngüleri konusunda onları anlayacak kadar yeterli bilgiye sahip olduğumuzu gerçekten düşünmüyorum; kendimce teorilerim var ama&#8230; Diyelim ki çılgın bir bilim adamı gelip notlarımızı karşılaştırmamızı önerirse, ben hazırım. </p>
<p><strong>MG: </strong>Kuzeyde denizkestanesi toplamanın zorluklarını düşünürsek, buradakilerin başka yerlerdeki denizkestanelerinden daha iyi olduklarını söyleyebilir miyiz? Başka yerlerde çok denediniz mi?</p>
<p><strong>RS: </strong>Kaliforniya, Amerika&#8217;nın Doğu kıyısı, İrlanda ve Akdeniz&#8217;de denedim ve açıkça söylemek gerekirse bizimkiler oldukça iyi. İrlanda kestanesinin güzel bir tadı var, ama turuncu kısım (eşey hücre) açısından o kadar büyük değiller ve orada korkunç boyutta aşırı avlanma yapılıyor. Ben Norveç Yeşil&#8217;inin çok iyi bir denizkestanesi olduğunu düşünüyorum, özellikle dikkatli toplanırsa, ama tabii ben sadece aptal bir balıkçıyım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://1tb.iksv.org/ncr-10-fish-interview-with-roderick-sloan/?lang=tr/feed/&#038;lang=tr</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	<georss:point>41.0200272 28.9734364</georss:point>	</item>
		<item>
		<title>NCR-10 [Balık]: Balık koktu mu kokar&#8230;</title>
		<link>http://1tb.iksv.org/ncr-10-fish-fish-is-a-fishy-thing/?lang=tr</link>
		<comments>http://1tb.iksv.org/ncr-10-fish-fish-is-a-fishy-thing/?lang=tr#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Sep 2013 08:52:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İKSV</dc:creator>
				<category><![CDATA[New City Reader]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://istanbuldesignbiennial.iksv.org/?p=3566</guid>
		<description><![CDATA[New City Reader gazetesinin son sayısı çıktı. Balık başlıklı sayının konuk editörlüğünü Mehmet Gürs üstlendi. Katılımcılar ise Olcay Bingöl, Roedrick Sloan ve Tangör Tan. Mehmet Gürs&#8217;ün editöryal yazısı için tıklayınız. Annen her zaman balık yemeni ister. Balık, omega-3 ve vitaminlerle doludur. Balık seni akıllı yapar. Balık şişmanlatmaz. Balık temizdir. Balık iyidir… Bu galiba doğru, ya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>New City Reader gazetesinin son sayısı çıktı. Balık başlıklı sayının konuk editörlüğünü Mehmet Gürs üstlendi. Katılımcılar ise Olcay Bingöl, Roedrick Sloan ve Tangör Tan.</p>
<p><img src="http://istanbuldesignbiennial.iksv.org/wp-content/uploads/2013/09/web-big.jpg" alt="" title="web-big" width="2835" height="1391" class="alignleft size-full wp-image-3567" /></p>
<p>Mehmet Gürs&#8217;ün editöryal yazısı için tıklayınız.<br />
<span id="more-3566"></span></p>
<p>Annen her zaman balık yemeni ister. Balık, omega-3 ve vitaminlerle doludur. Balık seni akıllı yapar. Balık şişmanlatmaz. Balık temizdir. Balık iyidir… Bu galiba doğru, ya da en azından doğruydu, veya balıktan balığa ve nerede olduğuna göre değişiyor.  Ne biliyim, artık kafam karıştı?!</p>
<p>Artık balığın iyi birşey olması gerektiğini hepimiz biliyoruz, en azından en saf haliyle. Çelişki ise; onu bulabiliyor muyuz?  Ve bulduğumuz an, onu yakalamalı mıyız? Etrafta hepimizin kafasını karıştıran bir sürü bilgi var. Fabrika üretimi canavar dana mi; koca memeli piliçler mi, yoksa civa oranı yüksek kılıçbalığını mı? Hangisini seçelim?  Bir an için güzelim balığı seçtiğimizi varsayalım… Korkmadan (civa veya poliklorin bifenil oranı çok yüksek) ya da suçluluk duymadan (suda birşey kalmadı ki) ya da bencil hissetmeden (çocuklarımızın geleceğini çaldığımız için) yiyebilir miyiz?  Ne biliyim, artık kafam karıştı?!</p>
<p>Denizlerde hiç ton balığı kalmadığını biliyoruz, değil mi?  Öyleyse, ton balığını ve diğer nesli tükenmekte olan türleri bütün restoranlarından kaldırmış bir şef olarak, Hint Okyanusu’nun ortasında yelkenlinin arkasındaki oltaya harika bir ton balığı takıldığında yedi yaşındaki oğluna ne dersin?  Önümüzdeki bir kaç günlük yemeğin bu, hemde şahane bir yemek&#8230; Ve bu balık oltana takılsa da geri kalan balık stoklarına birşey olmayacağını bilmene rağmen suçluluk hissediyorsun!!  Ne biliyim, artık kafam karıştı?!</p>
<p>E peki çiftlik olana ne demeli?  Ton balığı yani.  Birçoğu konservelenmiş olan… Bir başka deyişle; ‘Diğer Beyaz Et.’  Sizler ve okyanuslar için gerçekten faydalı mı?  Yakalanmış bir ton balığını şişmanlatmak için kilo hatasız ve yenilebilir balık kullanılıyor?  Hapisteyken üreyebilmeleri için içlerine pompalanan hormonlara ne demeli?  Peki geriye kalan pislik? Gerçekten değer mi?  İşte bunu biliyorum, kafam çok net!</p>
<p><a href="http://seafood.edf.org/guide/best/healthy" title="sea1" target="_blank">Çevre Koruma Fonu’nun (EDF) balık ürünleri listesinde “Ekolojik &#038; Sağlıklı”</a>yı tıklayın; karşınıza sadece bir kaç çeşit çıkacak!! Yakın gelecekte okyanuslarda birşeyin kalmayacağını hepimiz biliyoruz. Bu bir gerçek!  Peki, kaybedeceğini bile bile savaşmaya değer mi?  Kesinlikle!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://1tb.iksv.org/ncr-10-fish-fish-is-a-fishy-thing/?lang=tr/feed/&#038;lang=tr</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	<georss:point>41.0282173 28.9750671</georss:point>	</item>
		<item>
		<title>NCR-09 [Ekonomi]: &#8220;Atığın&#8221; Değeri Ne Kadar?</title>
		<link>http://1tb.iksv.org/ncr-09-economy-what-does-waste-worth/?lang=tr</link>
		<comments>http://1tb.iksv.org/ncr-09-economy-what-does-waste-worth/?lang=tr#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Apr 2013 10:43:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İKSV</dc:creator>
				<category><![CDATA[New City Reader]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://istanbuldesignbiennial.iksv.org/?p=3546</guid>
		<description><![CDATA[Erdem Üngür ve Işık Gülkaynak imzalı, 9. New City Reader gazetesinde yer alan metin. Tüketicinin satın aldığı ve şahsi malı haline getirdiği tüketim nesnesi, sahibi tarafından terk edildikten sonra kime aittir? Belediye hangi görünür sebeple toplayıcıları yağmalar? Çöp ilk bulanın mıdır, yoksa sokaktaki başıboş her şey devletin malı mıdır? Çöpün eski sahibi öncelikli yeni sahibi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Erdem Üngür ve Işık Gülkaynak imzalı, 9. New City Reader gazetesinde yer alan metin.<br />
<img src="http://istanbuldesignbiennial.iksv.org/wp-content/uploads/2013/04/waste-collection-map_legal.jpg" alt="" title="waste-collection map_legal" width="2362" height="2362" class="alignleft size-full wp-image-3548" /></p>
<p>Tüketicinin satın aldığı ve şahsi malı haline getirdiği tüketim nesnesi, sahibi tarafından terk edildikten sonra kime aittir? Belediye hangi görünür sebeple toplayıcıları yağmalar? Çöp ilk bulanın mıdır, yoksa sokaktaki başıboş her şey devletin malı mıdır? Çöpün eski sahibi öncelikli yeni sahibi midir? Apartmandaki gazeteleri toplayıp kağıt fabrikasına götüren duyarlı vatandaş hırsızlık mı yapmış olur?<br />
Nüfuslar çoğalıp yoğunluklar arttıkça; köylerin kasabaya, kasabaların kentlere, kentlerin ise metropollere dönüştüğü meşakkatli ve sonsuz süreçler, yüzyıllardır yeni gelenin barınmasını sağlayan, başından beri orada olanın ise artan ihtiyaçlarının karşılanmasına yarayan, gittikçe özelleşen iş kollarının ortaya çıkmasına sahne olur. Son yüzyılların endüstriyel gelişmeleri ve kapitalist düzenin getirileri, tüketilenin niteliğini değiştirmiş ve niceliğinin artmasına önayak olmuştur. Tüketilmiş olanın aslında ömrünü tamamlamış olmadığının ve yeniden kullanılabilirliğinin keşfedilmesi ise geri-dönüşüm/kazanım pazarlarının oluşmasını sağlamıştır. Ekolojik dengenin bozulması ve dünyadaki hammadde rezervinin azalması ile bu pazar ve dolayısıyla “çöp” gittikçe değerlenir. Ve bu değer, ondan gelir elde etmek isteyen yasal ve yasak sistemlerin bir türlü çözümlenemeyen çatışmaları düşünüldüğünde hiç de küçümsenmeyecek bir boyuttadır. </p>
<p><span id="more-3546"></span></p>
<p>Ancak, bunlar kapitalist düzenin tüketim politikaları sebebiyle, toplumsal farkındalık noktasında yer bulamıyor. Kullanıcı için ve onun yerine gerçekleştirilen üretim ve atık dönüşümü evreleri artık kullanıcıyı ilgilendirmemektedir. Günümüz ekonomik sistemi, nesnenin nereden gelip nereye gittiğini önemsiz hale getirirken, kişi katılımının “tüketici” sıfatına indirgendiği bu süreçte, tek kontrol edebildiği evredeki faaliyetini ise artan oranlarda gerçekleştirmektedir. Tüketim anı sonrasında nesne, bir başlangıçsızlık ve sonsuzluk içerisinde kalır. Sanki nesne ortadan kaybolur. Ancak gerçekte biçim değiştirmekte ve sosyo-politik, ekonomik sistemlerin belirlediği yolda etrafına değer saçarak yeniden tüketime katılmaktadır. Atığa yabancılaşıldığı gibi, atığı geri kazanılmak üzere toplayan ve ayrıştırana da yabancılaşılmıştır. Toplumun ötekisi haline getirilmiş olan bu insanların durumlarının farkedilmesi, insanca yaşama ve çalışma koşullarına sahip olmak için seslerini duyurabilmeleri, topluma ve sosyo-ekonomik sisteme hakça koşullarda yeniden dahil olmaları, geri dönüşümün üzerine oturduğu ekolojik felsefe açısından ise kaçınılmazdır.<br />
“Tüketim nesnesi &#8211; atık” ve görevleri bu şeyler üzerinden belirlenmiş olan “tüketici &#8211; toplayıcı” ikiliğindeki paralellik ilginçtir. Sokak toplayıcısı olarak nitelendirilen ve yasak olan sistemin en önemli fakat en mağdur konumdaki bileşeni olan bu bireylerin, yaptıkları iş bağlamında tanımlanan bir topluluk olarak kent ekosistemi içerisindeki yerleri önemli olmakla beraber bir görünmezlik kisvesine de bürünmüş ya da büründürülmüştür. Tüketici, toplayıcının farkında değilken, toplayıcı da görünmezliğinden şikayetçi değildir aslında. Sistem, ilginç olarak ancak bu şekilde işleyişini sürdürebilmektedir. </p>
<p><strong>Atık döngüsü ve Türkiye:</strong><br />
İstanbul’da, 1953 yılından itibaren atıkların denize dökülmesi yöntemi bırakılarak önce vahşi depolamaya ve sonrasında 1995 yılında düzenli depolamaya geçilmiştir.[1] Düzenli depolama bölgeleri, doğal çevrelerine olan etkileri açısından bu yıllar içerisinde geliştirilmiş, çöplerin doğaya verdiği zararların farkına varılarak minimuma indirgenmeye çalışılmış ve çalışılmaktadır.Son yıllarda ise, ekolojik dengenin bozuntuya uğraması sonucunda ortaya çıkan dünya çapındaki geri dönüşüm uygulamaları ile atığın, daha önceleri sahip olduğunun farkında olunmayan, meta olarak değerinin anlaşılması ülkemizde de etkisini göstermiştir. Böylece düzenli depolanan atık miktarının azaltılıp, atığı mümkün olduğu kadar geri kazanmak bilinci ile yeni teknolojilere ve ekonomik yapılanmalara gidilmeye başlanmıştır. Ülkemiz için önemli bir kıstas olan AB standartları ve elde edilecek gelir göz önünde bulundurularak, devlet çeşitli pilot geri dönüşüm uygulamalarına başlamıştır. Böylece atık pazarına, önce illegal toplayıcılar,  sonra da belediye dahil olur. Her türlü atığın toplanması ve geri dönüştürülmesi işleri ile büyükşehir belediyelerinde Çevre Koruma ve Kontrol Daire Başkanlığı’na bağlı Çevre Koruma Müdürlüğü ve Atık Yönetimi Müdürlüğü ilgilenmekteyken, ilçe belediyelerinde Çevre Koruma ve Kontrol Müdürlüğü ve Temizlik İşleri Müdürlüğü ilgilenmektedir. Toplama ve geri dönüşüm faaliyetleri belediyelerin kendi bünyelerinde yapılmamakta; atıkların toplanması ve geri dönüştürülmesini kontrol eden yetkilendirilmiş kuruluşlar ve lisanslı nakliyat firmaları ile geri dönüşüm tesisleri tarafından,  Çevre ve Orman Bakanlığı’nın yönetmeliklerine uyularak icra edilmektedir.[2]<br />
Devlet içerisinde süregelen bu yapılanmalar, madalyonun diğer yüzü olarak, 1930’lardan beri[3], değişen sıfatlarla da olsa bu işle geçinen bağımsız ve ünvansız diğer insanları ‘yasadışı’ bir konumda bırakmıştır. Belediyelerin yeni oluşmuş sistemleri, bu işle önceden beri geçinen kişilerin oturmuş sistemlerinin yerlerini hemen alamamışlar ve bu pazara eklemlenerek sistemi ikiye ayırmışlardır. Kayıtiçi ve kayıtdışı olarak bahsedilecek bu iki sistemden kayıtiçi sistem doğası gereği daha kolay araştırılıp açıklanabilmekte, kayıtdışı sistem ise yapısal olarak kayıtiçi sistem kadar karmaşık, fakat yazılı kanunlara dayanmadığı için sosyal, ekonomik, politik açılardan daha sorunlu, araştırılması ise teknik olarak daha zordur. AB projesi kapsamında ise sistemin bu ikili yapısı yok edilerek işin tamamının kayıt içine alınması hedeflenmektedir. </p>
<p><strong>Kayıtiçi sistem:</strong><br />
Sistem özetle şöyle işlemektedir: Konutlar ve kurumlardan çıkan karışık evsel çöp, yaş çöp ve kuru çöpler belediye araçları vasıtasıyla aktarma merkezlerine getirilmektedir. Aktarma merkezleri, atıkların, şehrin dış çeperlerinde bulunan geri kazanım ve kompost ya da bertaraf tesislerinedoğrudan gitmesini engelleyerek ulaşım maliyetini ve trafik yoğunluğunu azaltmak niyetiyle oluşturulmuş ünitelerdir. Aktarma merkezlerinin konumları, Çevre Bakanlığı’nın yapmış olduğu katı atık ana planı (KAAP) bünyesinde yapılan bölgelendirmeler ışığında belirlenmiştir. Bölgelendirmeler, coğrafi konum, topografya, yol durumu, ekonomik taşıma mesafesi ve bölgelerin nüfus oranları temel alınarak yapılmıştır. Ayrıca İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı, bölgelere göre çıkan yıllık kaliteli (ambalajlı-geri dönüştürülebilir)  çöp miktarlarının araştırılması da hangi bölgelerin ne yoğunluktaki toplama sistemine ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. Aktarma merkezlerinin yıllık dolum oranları ve buralara çöp taşıyan araç sayılarının analizi ise planların şimdiki işlerliklerini sunmaktadır.<br />
Aktarma merkezine gelen karışık çöpler sıkıştırılarak büyük silolar (yüksek yük kapasiteli ağır vasıta) vasıtasıyla ana bertaraf sahalarına ulaştırılmaktadır. Buralarda ise atıklar öncelikle ayrıştırılmakta, sonra türlerine göre farklı prosedürlerden geçirilmektedirler. Organik atıklar ayrıştırılarak kompost denilen, gübrenin içeriğini oluşturan organik değeri ve su tutma kabiliyeti yüksek malzemeye dönüştürülürler. Plastik atıklar için iki adet geri kazanım yöntemi bulunmaktadır. Bunlardan birincisi atıktan üretilen yakıt (RDF)’a dönüştürülmeleri ve sonucunda çok yüksek sıcaklıklarla çalışan çimento fabrikalarına satılmaları iken diğer yöntem granül haline getirilmeleri ve plastik fabrikalarına yeniden kullanım için satılmalarıdır. Geri dönüşümü imkansız olan diğer atıklar ise bertaraf tesisine geçerler. Burada da çöp gazı (metan)’dan enerji üretilmekte, çöp sızıntı suyu arıtılarak kanalizasyona verilmekte, ve bu işlemler sonunda geriye kalan dönüşüm değeri sıfırlanmış atık en sonunda doğaya vereceği zararın minimuma indirildiği düzenli depolama sahalarına götürülmektedir. Tıbbi atıklar ise kaynaktan alındıktan sonra direkt olarak bertaraf tesisine yakın tıbbi atık yakma tesisine götürülüp yakılırlar.<br />
Ambalaj atıklarının toplanması-ayrılması ve geri dönüştürülmesi amacıyla faaliyet göstermek ve tesis kurmak isteyen gerçek ve tüzel kişiler, kuracakları tesisle ilgili her türlü plan, proje, rapor, teknik veri, açıklamalar ve diğer dokümanlarla birlikte Bakanlığa başvurduktan sonra bölge belediyeleri tarafından yetkilendirilme süreçleri başlar. Ambalajlı atıklar ise, pilot bölgelerde kurum ve konutlardan periyodik olarak; pilot olmayan bölgelerde ise çeşitli kurumlardan talep üzerine periyodik olarak ve konutlardan düzensiz bir programla talep üzerine toplanmakta ve direkt olarak lisanslı geri dönüşüm tesislerine satılmaktadırlar. </p>
<p><strong>Kayıtdışı Sistem</strong><br />
Çevre ve Orman Bakanlığı’nın KAAP bünyesinde yapılan araştırmalar sonucunda varılan sonuçlar şöyledir: “Bireysel toplayıcılar ve hurdacılar kullanılmış ambalajları depolardan ve işyerlerinden satın almakta veya sokak ve atık konteynerlerinden toplamaktadırlar. Bu, Türkiye’de en yaygın yöntemdir. Sokak toplayıcıları tarafından geri kazanılan atığın toplam kentsel katı atığın %10’unu ve geri dönüştürülebilecek katı atığın ise %25 -30’unu oluşturduğu tahmin edilmektedir. Bu tür bir geri kazanım sağlıklı ve yasal olmamasına rağmen ilgili gruplar çok iyi organize olduklarından hala devam etmektedir. Türkiye’de belediyelerin işletiminde olan maddesel geri kazanma tesislerinin toplam kapasitesi yaklaşık 250.000 ton/yıl mertebesinde olarak belirlenmiştir. Buna rağmen bu tesisler 30.000 ton/yıl gibi çok düşük bir işlem hacmiyle çalışmaktadırlar. Belediyeler tarafından geri dönüştürülen miktar, sokak toplayıcılarının kine göre çok düşüktür.”<br />
Toplayıcıların sendikaları ya da seslerini duyuracak platformları az olmakla beraber 2005 yılında kurulmuş Ankara Geri Kazanım Derneği ve KATIK Geri Dönüşüm İşçileri Gazetesi gibi oluşumlar toplayıcıların haklarını aktif bir şekilde koruma çalışmalarında bulunmakta fakat yine de belediye ile olan çekişme devam etmektedir. Belediye ile kapkaç oynamak suretiyle zor şartlarda katı atığın dönüşmesinde rol almaktadırlar.<br />
Gözlemler sonucundaki bulgulara göre, sistem dört ya da beş bileşenden oluşmakta ve aşağı yukarı şöyle işlemektedir: toplayıcılar, sokaktan ya da sözlü anlaşmada bulundukları kurumlardan topladıkları ayrıştırılmış ambalajlı atıkları, iki-üç kişinin kira paylaşımında bulunduğu kapalı depolarda iki-üç gün boyunca biriktirmekte ve daha sonra buradaki atıklar 1.aracının denetimi altındaki daha büyük depolara aktarılmaktadır. Bunlar, kantar, ayrıştırma bandı, sıkıştırıcı gibi bazı teknik ekipmanların bulunduğu yarı kapalı depolardır. Metaller eritmecilere, plastik ürünler de kırmacılara götürülmektedirler.  Kilogram üzerinden alınan plastik, metal ve kağıt atıklar kendi içlerinde de türlerine göre ayrıştırılıp sıkıştırıldıktan sonra kamyonlara konularak 2. ve belki 3. aracıya götürülmekte daha sonra da geri dönüştürücü firmalara yine kilogram üzerinden satılmaktadırlar. Son aracıya gelindiğinde artık sistem kayıtiçine girmekte, toplayıcı olarak şirketin kendisi görünürken fabrikaya satılan mal ise artık faturalandırılmaktadır.<br />
Ankara Geri Kazanım Derneği Bogota Konferansı bildirisinde (2008) Türkiye’de yaklaşık 200.000, İstanbul’da 100.000 katı atık toplayıcısı olduğuna değinilmekte ve çöp toplayıcılarının genelde göçmenlerden, azınlıklardan ya da diğer radikal gruplardan oluştukları, her yaş grubundan olabildikleri, genellikle erkeklerden oluştukları, işe genelde geçici olarak, mevsimsel periyotlar dahilinde başladıkları, sonrasında düzenli şekilde devam ettikleri ve  genelde gecekondularda, kaliteli çöpün çıktığı ekonomik açıdan yüksek bölgelere yakın oturdukları dile getirilmektedir. </p>
<p><strong>Sonnot:</strong><br />
Tüm bu bilgiler, 2009 yılında tarafımızca yapılmış olan araştırmaya aittir. Her gün ivmelenerek değişen Türkiye şartlarında sistemlerin aynı kalmadığı unutulmamalıdır. Tüm bunların dışında, araştırmanın yapılmış olduğu Tarlabaşı bölgesi şu anda tepeden inme bir kentsel dönüşüm projesi altında yıkılmakta, ve bahsi geçmiş olan kayıtdışı ekonomik bileşenlerin büyük kısmı (ara ve ana depolar, toplayıcıların evleri…) , bu bölgede ortadan kalkmakta, dolayısıyla sistem farklılaşmaktadır. </p>
<p><em>[1] İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atık Yönetim Müdürlüğü Faaliyet Raporu, Ekim 2006<br />
[2] Burada bahsedilen devlet dairelerinin isimleri ve sistemin işleyiş biçimi 2009 yılında alınan verilere göre elde edilmiştir.<br />
[3] Eylem Akçay, 2008</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://1tb.iksv.org/ncr-09-economy-what-does-waste-worth/?lang=tr/feed/&#038;lang=tr</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
	<georss:point>41.0161476 28.8228722</georss:point>	</item>
		<item>
		<title>NCR-09 [Ekonomi]: Hareketsiz Alternatif</title>
		<link>http://1tb.iksv.org/ncr-09-economy-the-still-alternative/?lang=tr</link>
		<comments>http://1tb.iksv.org/ncr-09-economy-the-still-alternative/?lang=tr#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Apr 2013 11:18:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İKSV</dc:creator>
				<category><![CDATA[New City Reader]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://istanbuldesignbiennial.iksv.org/?p=3555</guid>
		<description><![CDATA[(Monnik)&#8216;in kurucularından Vincent Schipper New City Reader&#8217;ın 9. sayısı Ekonomi için yazdı. Yaşadığımız ekonomik durgunluğun orta yerinde, azalan büyüme oranlarına ve ani düşüşlere dair rakamlarla sarmalanmış vaziyetteyiz. Bulunduğumuz yerden tek çıkış yolunun büyüme olduğu ısrarla hatırlatılıyor bizlere. Büyüme haricindeki her şey sanki mali yıkım demek olacak, iyi olan her şey sona erecek. O halde biz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://monnik.org/" title="monnik" target="_blank">(Monnik)</a>&#8216;in kurucularından Vincent Schipper New City Reader&#8217;ın 9. sayısı Ekonomi için yazdı.</p>
<p>Yaşadığımız ekonomik durgunluğun orta yerinde, azalan büyüme oranlarına ve ani düşüşlere dair rakamlarla sarmalanmış vaziyetteyiz. Bulunduğumuz yerden tek çıkış yolunun büyüme olduğu ısrarla hatırlatılıyor bizlere. Büyüme haricindeki her şey sanki mali yıkım demek olacak, iyi olan her şey sona erecek. O halde biz de başka bir ihtimali düşünmeye çalışalım.<br />
Hareketsizlik (sıfat): büyüme üzerine inşa edilmemiş dinamik ve yaratıcı bir kültür. Bir başka deyişle sürdürülebilir ve kapsayıcı bir toplum. Hareketsiz toplum, büyüme mefhumunun olumsuz çağrışımlarını ardında bırakmış ve genişleme sonrası, tüketim sonrası, sömürü sonrası değer ve pratikleri oluşturabilmiş toplumdur. Bu değer ve pratikler belki şu an bile mevcut.  </p>
<p><span id="more-3555"></span></p>
<p>İnsanların büyük çoğunluğu dünyaya piyasa, finans, iktisat gibi kavramların teşkil ettiği çerçeveden bakarlar. Artık değerlerin mübadele edildiği bu dünyada kutsal olan büyümedir. Papalık dahi cemaatin büyümesindeki yavaşlamadan şikâyetçidir.  Sürekli ve her durumda artan bir büyümenin peşinde koşarak lüksün, bağımlılığın ve kutuplaşmanın hâkim olduğu bu dünyayı kurduk. Şişkin zamanlarda yaşamadığımızı kimse iddia edemez. Peki ama bu büyüme, bu modern paradigma kendi kendisini idame ettirmeye devam edebilecek mi? Bu çerçeve geçmişte gayri ahlaki faaliyetlerin ortaya çıkmasına neden oldu, şimdi ise insanlık dünyayı belirsiz bir geleceğe doğru sürüklüyor. Roma Kulübü 1972’de büyümenin bir sonu olmadığını duyurmuştu, bugün ise o sona her geçen gün biraz daha yaklaşıyor gibiyiz. Modern zamanların hâkim paradigması büyüme olduysa da bugün artık alternatif bir paradigmaya ihtiyaç var. 1972’den bugüne büyüme paradigmasının ötesinde hayali bir dünyaya belli belirsiz işaret eden düşünceler ortaya kondu. Ancak bunların hiçbiri hakiki bir alternatif gelecek, yani büyüme ya da daralma kavramlarına takılıp kalmayan bir gelecek ortaya koyamadı. Bu nedenle biz alternatif bir paradigma olarak “hareketsiz” kavramını ve bu kavramın uygulaması olarak “hareketsiz şehir”i öneriyoruz.      </p>
<p>Şehirler çelişkilerin, dinamiklerin ve tahayyüllerin bir toplamıdır. Modern şehir ilhamını büyüme paradigmasından almıştır, hatta bu paradigmanın ortaya çıkışının bir sonucu olduğu bile söylenebilir. Ancak sanayi sermayesinin devlerinin teker teker devrilmeye başlamasıyla beraber şehir de yeni bir alternatifin ipuçlarını ortaya koymaya başladı. Örneğin Detroit’te ya da tek bir sanayi koluna dayanan diğer şehirlerde 90’lı yılların sonunda ve 2000’lerin başında büzülme mefhumu konuşulur oldu. Ne var ki bu çerçeve, bugün şahit olduğumuz ya da Roma Kulübü’nün 1972’de öngördüğü iktisadi ve demografik gerçekliğe yanıt vermez. Bugün insanların büyük çoğunluğu şehirlerde yaşıyor, muazzam büyüklükte kitleleri yutan bu şehirler vaktiyle kömür ya da otomobil üretimi yapan ve şimdi büzülen şehirlerden katbekat daha karmaşıktır. Hareketsiz Şehir, bugünün ve geleceğin mega şehirlerinin karmaşıklığını kendi içinde temsil eder. Giderek artan sayıda insan kentleşse de bunun bir sınırı var. Bu sınırı anlama, bu sınırın toplumsal dönüşümler açısından ne ifade ettiğini kavrama ihtiyacı bizleri bu alternatif paradigmayı anlama eylemine içkin olan karmaşıklığa getirecektir.   </p>
<p>İster giderek yaşlanan ekonomisiyle New York’tan, ister yatay mekânsal büyümenin sınırlılığıyla Hong Kong’dan bahsedelim, dünyanın dört bir yanında Hareketsiz Şehir temayülleri gösteren şehirler mevcut. Ancak bugün için bu türden şehirlere en uygun örnek Tokyo’dur. Hareketsiz Şehir’in bir ölçüde ilham perisi olan Tokyo, Hareketsizlik halinin ana gösterenlerini sergiler. Tokyo’nun ekonomisi yirmi yılı aşkın bir süredir neredeyse hiç büyümedi, nüfusun büyüme eğrisi neredeyse durma noktasına geldi, kentsel gelişme ise sınırlarına ulaşmak üzere. Yani insanların işe gitmek için harcayacakları azami süre üzerinden belirlenen azami yayılma alanının neredeyse sonuna gelindi.       </p>
<p>13.555,56 kilometre kare alana yayılmış, 35,6 milyon insanın yaşadığı bir metropoliten alanı düşününün. Japonya’nın en büyük adası Honshu’nun doğu kıyısında, uzaydan bakıldığında kocaman gri bir leke gibi görünen bir şehri gözünüzde canlandırın. Tokyo’nun Hareketsiz Şehir’in ilham perisi olmasının tek nedeni hareketsizlik durumundaki bir şehrin temel unsurlarını sergiliyor olması değil. Tokyo ilham verici, çünkü hareketsizlik fikrini kökten biçimde karmaşıklaştırıyor. İnsan Tokyo’ya baktığında iki imge dikkatinden kaçmayacaktır: Büyüme ve kalkınma sonrası dönemin örneklediği makro hareketsizlik hali ve nevi şahsına münhasır bir dinamizm ve çelişki sergileyen mikro hareketsizlik hali. Peki bu ne anlama gelmekte? Bu bizi nereye götürür?      </p>
<p>Hareketsiz Şehir’i mercek altına aldığımızda aslında tam da bir şehrin ne olduğunu görürüz: Birbirleriyle ilişki kuran, zaman zaman beraber çalışan insanların ve çevrenin oluşturduğu hareketli bir ağ. Bu şehir derlenen tüm verilerden daha organik bir şeydir. Şehir bir istatistik verisi değil, her bir bireyin bir diğeriyle, altyapıyla, havayla, hatta kendisiyle etkileşiminin toplamıdır. O halde Tokyo muazzam büyüklükte olsa da onun aynı zamanda küçük, hatta zaman zaman minyatür olduğunu söyleyebiliriz. Şehrin ekonomisinin temelinde küçük ve orta boy işletmeler vardır. Siyasal değişimler kolektif toplumsal travmalarla birlikte patlak verir, sokak düzeyinde hâkim olan bireysel muhayyilelerdir. Evlerin birçoğu kataloglardan seçilir. Hareketsiz Şehir aslında hareketsiz değildir, şehrin hareketsizliği yalnızca büyümeye dairdir. Hareketsizlik, ancak makro ölçekte anlaşılabilecek olan büyümenin iktidarsızlığını sergiler.           </p>
<p>Piyasa ve sermaye sisteminin talep ettiği türden bir sürekli büyümeye gerçekten ihtiyaç duymadığımız apaçık ortadadır. Bugüne kadar şehirleri kitlesel üretimin ve teknolojik yeniliklerin, giderek artan lüks tüketimin, ihtiyacımızın ötesinde devasa büyüklüklerde yaşam alanlarının fiziki ikonları olarak düşündük. İşte bu büyümenin şehri; bugün için bunun tek alternatifi ise açlığın ya da savaşların pençesinde kıvranan umutsuzluk mekânları. Geleceğin yaşanabilir şehrini düşünebilmek için yapmamız gereken ilk şey şehirle büyüme mefhumu arasındaki bağı koparmak. Tokyo örneğinde olduğu gibi Hareketsiz Şehir bu türden bir alternatif olabilir; bugün artık bu yeni durumu hayal etmeye ve yaratmaya başlamak için bir adım atmamız gerekiyor. Burada mesele daha büyük, daha hızlı ya da daha ucuz bir şehir yaratmak değil. Gözünü şimdiki zamana çeviren anlatıları hep beraber örmeliyiz ki daha bireysel, sürdürülebilir ve hakiki bir geleceğe kavuşalım.         </p>
<p><em><a href="http://monnik.org/" title="monnik" target="_blank">Monnik</a>, Edwin Gardner, Christiaan Fruneaux ve Vincent Schipper’in bağımsız çalışmalarından oluşan bir kültür araştırmaları kolektifidir. Kısa zaman önce Still City Project adında bir çalışma başlatan üçlü, proje kapsamında Tokyo’da Hareketsiz Şehir’in izlerini araştıran uluslararası bir atölye çalışması düzenledi.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://1tb.iksv.org/ncr-09-economy-the-still-alternative/?lang=tr/feed/&#038;lang=tr</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	<georss:point>52.3843002 4.9043050</georss:point>	</item>
		<item>
		<title>NCR-09 [Ekonomi]: Ürünler ve Üretimle Aşırı Özdeşleşme</title>
		<link>http://1tb.iksv.org/ncr-09-economy-over-indetifiying-products-and-production/?lang=tr</link>
		<comments>http://1tb.iksv.org/ncr-09-economy-over-indetifiying-products-and-production/?lang=tr#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Apr 2013 07:42:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İKSV</dc:creator>
				<category><![CDATA[New City Reader]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://istanbuldesignbiennial.iksv.org/?p=3538</guid>
		<description><![CDATA[Freek Lomme&#8217;nin New City Reader&#8217;ın 9. sayısı &#8220;Ekonomi&#8221; için kaleme aldığı metin. Sayının editrölüğünü ise Unfold grubu yaptı. Eindhoven’li tasarım firması Lucas Maassen &#038; Oğulları ile yerel post-endüstriyel şartların ötesine, bir küresel geleceğe sıçrayış. Varoluş hallerimizi kuran güncel tasarımların ilham kaynağı olan yeni sınırlar yer değiştirmiş. Her şey sürekli değişir ve değişim zorunludur. Üreten, özgür [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Freek Lomme&#8217;nin New City Reader&#8217;ın 9. sayısı &#8220;Ekonomi&#8221; için kaleme aldığı metin. Sayının editrölüğünü ise <a href="http://unfold.be/pages/projects" title="unfold" target="_blank">Unfold</a> grubu yaptı.<br />
<img src="http://istanbuldesignbiennial.iksv.org/wp-content/uploads/2013/04/web-smaller.jpg" alt="" title="web-smaller" width="1181" height="1182" class="alignleft size-full wp-image-3543" /></p>
<p>Eindhoven’li tasarım firması <a href="http://www.lucasmaassen.nl/index.php" title="lm&#038;s" target="_blank">Lucas Maassen &#038; Oğulları</a> ile yerel post-endüstriyel şartların ötesine, bir küresel geleceğe sıçrayış.<br />
Varoluş hallerimizi kuran güncel tasarımların ilham kaynağı olan yeni sınırlar yer değiştirmiş. Her şey sürekli değişir ve değişim zorunludur. Üreten, özgür işçiler daima sınırları zorlayacaktır. </p>
<p><span id="more-3538"></span></p>
<p><strong>Sınıflardaki Mücadeleler</strong><br />
Eindhoven’li tasarım firması Lucas Maassen &#038; Oğulları hakkındaki bu metin Eindhoven’de yazıldı ve tüm dünyayla ilgili. Eindhoven kendini ‘dünyanın en akıllı bölgesi’ olarak görür ve kendini ‘beyin limanı’ olarak tanıtır. Temelde Eindhoven endüstriyel devrimden sonra Philips’in yükselişiyle inşa edilmiş ve tüketim çağının ortasında kurulmuş bir şehir.<br />
Eindhoven tipik bir post-endüstriyel ‘Batılı’ şehir. 20. Yüzyıl boyunca birçok insan Philips işçisi olmak için Eindhoven’e gelmiş. Her şey küçük çiftliklerini yaşatamayan komşu çiftçilerle başlamış, onları ülkenin doğusundan gelen eski tekstil endüstrisi işçileri izlemiş, daha sonra birçok İspanyol işçi ve 70’ler ve 80’ler boyunca da artan miktarda Türk ve Faslı işçi şehre gelmiş. Bu endüstriyel şehre hayat veren tüm insanlar kırsal bir geçmişe sahip ve iyi bir eğitime sahip değiller. Dolayısıyla, şehrin yerleşik nüfusu ‘konuşmayı kes ve işinin başına dön’ düsturunu benimsemiş işçi sınıfından oluşuyor.<br />
Şu anda bu işçi sınıfı nüfusu ya işsiz, ya kendilerini geliştirip ofis işlerinde çalışmaya başlamış, ya da emekli olmuş durumda. Eğitimin ve toplumsal refah üzerine odaklanmış ekonominin meyvelerinden faydalananlar oğullar ve kızlar. Bazıları Philips tarafından kurulan Technical University gibi tipik Eindhoven eğitiminden, bazıları ise daha elit – hatta ‘konuşmayı kesmeyenler’ için bile elit – <a href="http://www.designacademy.nl/" title="dae" target="_blank">Design Academy</a>’den faydalanmış. </p>
<p><strong>Yeni çocukların kavramları</strong><br />
Lucas Maassen bir bakıma bu çocuklardan biri.  Anne ve babası Eindhoven’a 70’lerin başında babası Technical University’de mimarlık dersleri vermeye başladığında yakınlardaki küçük bir köyden taşınmış. 2000’lerde kendi sırası geldiğinde Design Academy Eindhoven’dan mezun olan Lucas kavramlara yatkın bir zeka, üretim tarzlarına dair fırsatlar ve teknik yöntemler hakkında bir farkındalık ve teknik sonuçlara ilişkin bir sezgi geliştirmiş. Hepsi de Design Academy’nin ilham kaynakları Gijs Bakker ve Li Edelkoort’un sanatsal liderliğinden esinlenmiş, ‘Hollanda Tasarım Ekolü’nün ilk dalgasının ikonları Hella Jongerius, Richard Hutten ve Piet Hein Eek’den kısa bir süre sonra mezun olarak kavramsal düşünüşü uygulamalı yeni başlangıçlar için bir yöntem olarak kullanmayı öğrenmiş. Fakat durum buysa: uygulayacak ne var ki? Neden bir başka sandalye daha tasarlasın ki? Yeni sandalyeler üretmek yerine, tüm neoliberal endüstriyi ve tasarım sanatının yüksek kültürün bir sembolü olarak yükselişini ironi yoluyla sorgulayan sandalyeler kavramsallaştırmaya başlamış. Çoğunlukla sanatta Aşırı-Özdeşleşme  olarak bilinen stratejiyi kullanarak tek seferlik işlerine aşırı uçları uygulamış: boyutta aşırı uçlar (Nano sandalye), değerde aşırı uçlar (1 kg altın sandalye) ve yeniden üretimde aşırı uçlar (program kodu sandalye) ve diğerleri.</p>
<p><strong>Yeni statülere doğru</strong><br />
Şehrin profilinden algılayabileceğimiz gibi, post-endüstriyel doğmalar hala canlı olsa da post-endüstriyel üretimi iktisadi olarak canlı kılmanın gerçek şartları tartışmaya açık. Kentin bilgiye sahip olduğu doğru olabilir fakat bazı saçma 3D yazıcılar ve birkaç özel zanaat alanı dışında üretim kapasitesi bulunmuyor. Dahası, hakiki Eindhovenlıların, en azından önümüzdeki birkaç on yıl boyunca, eğitim seviyelerine uygun bir tasarım sektörünü ayakta tutabilecek hacimde ürünü alacak ekonomik gücü olmayacak: bilgi temelli ürünlerden oluşan gerçek ‘tasarım’ piyasası çok özel ve sınırlı bir piyasa.  Bunun daha da önemlisi, post-endüstriyel sonrası dönemde daima yeni olana doğru ittirme bilincinin sorgulanır hale gelmesi.<br />
Neticede, ‘Batı’ ekonomisi zirvesine ulaşmıştır ve artık kendisini ekonomik korumacılık ve ‘Batı’ya post-kolonyal hakimiyetini veren finansal hakimiyet sayesinde koruyamayacak hale gelmiştir. </p>
<p><strong>Bir başka dönemeç</strong><br />
Maassen’in pratiği işte bu bağlamda farklı bir dönemece girmiş. Sandalyenin kapasite alanını aşırı-özdeşleştirmek tasarımın canlılığını artırmadığına ya da tasarım düşüncesini zehirlemediğine göre o da üretim alanları üzerinde oynamaya başlamış. Bunu yaparken mevcut post-endüstriyel üretim tarzının temellerini de incelemekte. Maassen, tam da bu alanda yine Aşırı-Özdeşleşmeyi uyguluyor. Öncelikle, kendini kültürel ürünün değeri üzerine değil altının değeri üzerine inşa eden bir iş modeli önererek. 1 kg’lik altın sandalyenin ardından, varlıklı Batılılar’ın Avro cinsinden tuttukları eski paralarını (geç 20. Yüzyıl tüketim toplumunda kazanılmış parayı) altın bir koltuk satın alarak saf altının daha temel ve somut değerine transfer etmesine izin veren bir iş modeli geliştirmiş.  Altının değerinden ayrı olarak eser sahipliğinin getirdiği bir katma değer mevcut burada: altın sandalye tasarlanmış bir obje olarak daha da zengin bir hale geliyor. Daha fazla altın koltuk satıldıkça altının fiyatı daha da pahalanıyor. Dolayısıyla, bu model, altının en iyi tasarım objesi (sandalye) formatında dolaşımına eklenen eser yaratıcılığı üzerine kurulu bir model. Bu model neoliberal düzenin çöküşünün ardından yatırımcılığın sınırlarını zorluyor.<br />
İkinci bir model, bu düzenin kültürel olarak altını oyuyor. Altın modeli finansal düzenin kendini sadece finansal sayılar üzerinden ayakta tutabilme kapasitesini aşırı özdeşleşmeye tabi tutarken, ikincisi altta yatan üretim ikliminin (emek koşullarının) ekonomik fizibilitesini destekleyen asıl koşulları aşırı özdeşleştiriyor. Tabii ki ‘Batı’ ve özellikle Hollandalılar ekoloji dostluğu, emek koşulları ve emek ücretleri konusunda kültürel olarak bir hayli kibirli davrandılar. Siyaseten sol görüşlü olanlar ideolojik bakımdan ahlak ve etik taleplerde bulunsalar da gerçek tüketici ve üretici bunları pek de umursamamıştı. Ekonomik globalleşme finans, üretim ve tüketim zemininde ekonomik eşitliğin seviyesini artırırken, bu amaç için öne sürülen ideolojik araçlar başka bir gerçekçiliğe adapte olmak zorunda; ‘Batı’nın ideolojik bilincinin üretim etiğine acı verici bir darbe indiren gerçekçiliğe. Tam da burada Lucas Maassen’in Aşırı-Özdeşleşimi bir kez daha atağa geçiyor, bu sefer Lucas Maassen &#038; Oğulları’nı kurarak: tasarımın eser sahipliğinin hem demokratikleştirildiği hem de çocukları aracılığıyla üretimsel olarak sömürüldüğü bir şirket. </p>
<p><strong>Hadi kafaları fırınlayalım!</strong><br />
Sonuçta, Maassen’in aşırı-özdeşleşimli projeleri, üretilmiş tasarımın metotlarını, biçimini ve tarzını, değişen bir dünyada, yerelden türeyen ama küreselin de farkında olarak sorgulayan performatif jestler. Lucas Maassen’in işleri bizi birer eleştiri nesnesi olarak değil de sadece arzularımıza ve dürtülerimize seslenen birer gösteriş edimi olarak tetikliyor. Bunun bir örneği ve son darbelerinden biri olarak fırınlanmış mimari (baked architecture) isimli yeni işinden bahsetmek istiyorum. 2012 yılındaki Eindhoven Hollanda Tasarım Haftası’nda, Eindhoven Pazar Meydanı’nın 20 metre kadar üstüne meydanı neredeyse kaplayan bir sıcak hava balonu yükseltti. Bir yandan devasa ve beklenmedik olandan türeyen sansasyon özlemimiz üzerinde oynayan fırınlanmış mimari adını içi boş gösterişi kasteden Hollanda deyimi ‘fırın havası’ndan almış. Halka – ve hatta kültürel elite – gerçekte istediği şeyi vererek bizi arzu nesnelerimizi sorgulamaya ve dilimizin ikiliğini değerlendirmeye davet ediyor. </p>
<p><em>* Freek Lomme bir küratör ve yazar, Onomatopee projelerinin direktörü ve Lucas Maassen’i (ve oğullarını) eleştirel olarak takip eden bir gölge yazar. </em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://1tb.iksv.org/ncr-09-economy-over-indetifiying-products-and-production/?lang=tr/feed/&#038;lang=tr</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	<georss:point>51.2071075 4.4292102</georss:point>	</item>
	</channel>
</rss>
