Haber
Eylül 23, 2013

NCR-10 [Balık]: Doğa mı Yetiştirme mi? İşte Asıl Soru

yazan

New City Reader’ın son sayısı Balık’ın sayfalarından Tangör Tan imzalı bir metin.


Fotoğraflar: Aras Yayıncılık’ın izniyle “Türkiye’de Balık ve Balıkçılık”, Karekin Devedjian, 1926 tarihli baskının çevirisi, © 2006 

20. yüzyılın başlarından itibaren balıkçılık politikaları, sivil toplum örgütleri, uluslararası siyaset, bireysel inisiyatifler, devlet ekonomilerinin ele alınış şekilleri gibi bütünsel bakış açılarıyla modellenmiş. Fakat bu modellenme esnasında kaynak sömürüsünün önüne geçilmemiş olması sonucunda farklı uluslar, kökenler ve toplulukların var oluşu tehlikeye girmiştir.

Balıkçılık, gelişmiş ve gelişmekte olan 3. Dünya devletleri arasındaki siyasi ve ekonomik egemenlik ilişkileri içinde düzenlenmiş; diğer kapitalist ziraat politikaları arasında kalmıştır. Önemli olan daha çok kazanma üstüne olduğu için yerel bazda ne küçük ölçekli balık/çılık ne de 3. Dünya ülkelerinde geçimini bir yandan balık üstünden kazanırkenbir yandan da yüzyıllardır balıkçılık sayesinde var olan kültürlerini sahip çıkmak önem kazanacaktır. Gıda kaynakların özelleştirilmesi sonucu meydana gelen sermaye artırımı yüzyıllara ait var olan yerel kültürü de bir şekilde yok ediyor.

Günümüzde vahşi bir şekilde avcılığı yapılan balina avı yasaklanıyor. Gelişmiş alet edavatlarla donanmış gemilerin takibi sonucunda birkaç saat içerisinde balina öldürülüyor, derileri yüzülüyor, etleri parçalanıp ayırılıyor, ortaya çıkan litrelerce kanda denize boşaltılıyor. Hatta birkaç saat içerisinde… yüzlercesi.. aynı anda! Uydu seyiri sayesinde, Melville’inMoby-Dick’inde olduğu gibi bir balinanın peşinden haftalarca gitmeye gerek bile yok. Ulusüstü şirketlerin güdümünde olan avcılar, var olan kaynakları, çevreyi, kültürü sömürerek insanoğlunun ihtiyacını karşılıyor. Diğer yandan tam zıt bir örnek olan, sadece balina avcılığı yaparak hem geçimlerini hem de kültürlerini korumaya çalışan Endonezya’nın Lamalera ve Lamakera köyleri var. Bu köyde yaşayan insanlar yüzyıllardır babadan oğula aktardıkları ritüeller ve geleneksel yöntemler sonucu kendi ürettikleri zıpkınlar, küçük ahşap tekneler ve çıplak ellerini kullanarak okyanuslardaki en büyük canlıyı avlayabilmek için günlerini harcıyorlar. Köylü balıkçılar avları ile denizin var olan yaşam döngüsü arasındaki ince dengeyi koruyor. Ama bu esnada, en son model Japon av gemileri var olan balina sayısını azaltıyor, paralelinde de Lamaleralı köylülerin avlanma ritüelleri değişmeye başlıyor. Her sene azalan balina sayısına bağlı olarak köylülerinde avlanmaya çıkma zamanları azalıyor. Zincirleme bir şekilde bu süreç birbirini izliyor. Sonuçta gelecek kuşaklara aktarılamayacak olan bir kültür yok olma tehdidi altına giriyor. Tümüyle balina avcılığını yasaklayabilirsiniz, bu bir çözüm olabilir. Ama bu yasak, balıkçıların yerel kimliklerinde bir deformasyon yaratacaktır.

Wagenia yerlileri Afrika’da Kongo nehrinden gelen balıkları yüzyıllardır en basit ve ilkel yöntemlerle avlıyorlar. Ama onlarda Lamalera köylüleri gibi kültürlerinin yok olması tehdidi altındalar. Kongo nehrinde yüksek miktarlarda devam eden avcılık sonucu her yıl ciddi miktarlarda balık rezervi yok oluyor. Bu da geçimini doğrudan balık/çılıktan sağlayan yerlilerin yaşamlarını, ritüel ve kültürlerini birebir etkiliyor. Sonuçta, var olan kültür ve geçim kaynağı turizme kaymaya buna bağlı olarak da kültürel bir yozlaşma içine giriyor.

Var olan balık rezervlerinin koruma altına alınması ile ilgili çabalar var. Özellikle de sivil toplum örgütlerinin sürdürdüğü ciddi baskılar yürürlükteki devlet politikalarını değişmeye zorluyor. Insanlar bilinçleniyor ve daha tadında, özellikle de yerel olanı tüketmeleri özendiriliyor. Yeterli mi diye sorarsak, tabii ki yeterli değil. Birinci dünya devletlerin sermaye artırım iştahları yanında enerji kaynaklarına sahip olma arzuları sonucunda bizler istediğimiz kadar mücadele verelim Don Kişot olarak kalıyoruz. Yasaklamalar çevresel düzeni sağlasa da maalesef yerel yiyecek ve ilgili gündelik yaşam kültürünün yok olmasına yol açıyor.

paylaş