Haber
Eylül 23, 2013

NCR-10 [Balık]: “Tohum İzi Derneği” Toprak ve Deniz

yazan

Olcay Bingöl “Tohum İzi Derneği”

Deniz rezervleri ve sürdürülebilir balıkçılık ile ilgili bir yazının tarımsal üretim, çiftçiler, küresel ısınma ve ekolojik kriz gibi kavramlardan bahsederek başlamasının yazarın kafa karışıklığından kaynaklanmadığını öncelikle belirtmeliyim. Zira uzun yıllardır endüstrileşmiş tarım veya balıkçılık sektörü tarafından kaynak olarak tanımlanan yeraltı ve yerüstü suları, tohum, toprak, deniz, göller gibi doğal varlıklar bu bakış ile endüstriyel sermayenin mülkiyeti altına girmiş durumda.

Ancak, doğal varlıkların kaynak olarak görüldüğü, boğazımıza kadar yüksek miktarda üretime gömüldüğümüz ve tüm sorunlarımızın çözümünün büyümeye bağlandığı uzun bir dönem sonrasında iklimsel tehdit tüm dehşetiyle karşımıza çıktı. Bu dehşetli manzara eş zamanlı olarak ekolojistlerin dünya algısında da bir değişim yarattı. Ekolojinin sadece çevrecilikle sınırlandırılamayacağı ve toplumsal açıdan da değerlendirilmesi gerektiğine yönelik yaklaşımlar çoğalmaya başladı. Dolayısıyla küresel ısınmanın etkilerine en fazla maruz kalan geleneksel üretim yapan çiftçiler, geleneksel balıkçılar, kıyı balıkçıları olarak tanımlayabileceğimiz yoksul toplulukların ekolojik döngülere, ekolojinin prensipleri ile emeğe ve geleneksel bilgiye saygı gösteren bir yapıyla özgürleşebileceğine olan inanç da aynı şekilde arttı.

Tıpkı Karl Marx’ın da sanayi devrimi boyunca toprakların talanını gözlemlerken Kapital’de belirlediği gibi: ‘Mümkün olan tek özgürlük,ortak üreticilerin doğayla olan karşılıklı ilişkilerini akılcı bir tarzla düzenlemeleriyle gerçekleşir.’ Daniel Tanuroda ‘Yeşil Kapitalizm İmkansızdır’[1] isimli kitabında bu konuya vurgu yaparak şöyle der: Aslında maruz kaldığımız ekolojik kriz, geçmişin bir devamı değil tam tersine radikal bir yeniliğin eseridir. Tarihte hiçbir toplum, sermaye sahiplerini daha fazla biriktirmeye ardından sürekli yeni ihtiyaçlar yaratarak daha fazla üretmeye ve daha fazla satmaya teşvik eden bir kar hırsı tarafından yönlendirilmedi. Ekolojik kriz olarak anılan bu olgu aslında insanlığın çevresiyle olan ilişkisinin tarihsel krizidir.’

Tüm bu anlayış ve kavrayış değişimleri ile birlikte Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası organlar dünyayı sürdürülebilir şekilde beslemenin ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinden kurtulmanın tek yolunun doğayı, biyoçeşitliliği koruyan, kollayan geleneksel/küçük üreticileri desteklemek olduğu fikrinde birleşti. Uluslararası alanda meydana gelen bu paradigma değişiminin tabi ki ülkemizde de yansımaları oldu. Bu değişim sinyali toplumsal mücadelenin inadı, ısrarı ve gücüyle gerçekleşti tabi ki.

Denizin acı öyküsüne tanıklık edenler
Denizler ısınıyor, buzullar eriyor, akıntıların yönü değişiyor ve deniz seviyesi giderek yükseliyor. Deniz yaşamının ana besin kaynakları (plankton vekriller) bir bütün olan besin zincirinin altından çekilerek ısı değişikliğinden çok ciddi anlamda etkilenmeye başladı bile. Çok sayıda mercan beyazlaşmaya ve ölüme terkedildi. 1998′de dünya mercanlarının yüzde 16′sı ciddi anlamda zarar gördü, Güney Asya ve Hint Okyanusu’ndaki resifler, mercanlarının yarısını kaybetti.Modern balıkçılığın yarattığı atık miktarı çok büyük boyutlarda. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün verilerine göre gezegenin sahip olduğu ana deniz avlanma alanlarının %75’i tamamen tüketilmiş durumda veya tükenmek üzere.Bu alanda atık – sarfiyat da çok yüksek oranda. Örneğin karides avlayan endüstri teknelerinde ağlara takılan balıkların yüzde 90′ın denize geri atılıyor. Her yıl bu şekilde ölen balina ya da yunus sayısı 300 binin üzerinde.Yaklaşık 100 bin albatros uzun olta kancalarına takılarak ölürken, kaplumbağa, fok ve köpek balıkları da rastgele yapılan, bilinçsiz balıkçılık uygulamalarının kurbanı olmakta. Toplamda bir yıl içinde atılan balığın miktarının 7 ila 39 milyon ton arasında olduğu hesaplanıyor. Bunların birçoğu belirttiğimi gibi av teknelerinden atılarak ölen küçük boyutta balıklar veya istenmeyen deniz canlıları.

Bir diğer önemli tehlike ise dip trolleri. Dip trolleri de deniz yaşamının en acımasız katilleri. Sadece birkaç balık uğruna bir buldozer gibi yüzyıllık mercanları ezip, üzerilerindeki tüm yaşamı silip süpürüyor, bir yağmur ormanı kadar yaşamı barındıran deniz dağlarını yok ediyorlar. Dünyadaki en büyük trol teknesinin bir ayda yakaladığı balık miktarı, 7000 yerel küçük balıkçının bir yılda avlayabileceği balığa eşit. Lisansı olmadan veya izinlerinin dışında avlanan korsan balıkçı tekneleri, inanılmaz miktarlarda balığı çalıyor, deniz yaşamını mahvediyor ve sahile konomilerini batırıyor.[2]

Bütüncül Bakış
Denizleri koruyabilmek için, sularındaki sadece tek bir tür habitatı korumak veya tehditlerden yalnızca birini ortadan kaldırmak yeterli değil. Denizlerin tümü, ancak tek bir ekosistem olarak varolabilir. Bunun için de deniz rezervlerine gereksinimimiz var. Deniz rezervleri endüstriyel balıkçılık ve madencilik gibi tüm tahrip edici faaliyetlere ve boşaltım kaynaklarına kapatılmış, gerektiğinde hiçbir insan faaliyetine izin verilmeyen ”çekirdek bölgeler” içeren alanlara deniyor. Bu alanların bir ağ oluşturacak şekilde uygulanması, tehditlere karşı en açık olan veya acilen iyileştirilmesi gereken alanların korunmasını sağlıyor. Tabi ki denizlerin geri kalan bölümü balıkçılık ve diğer faaliyetlere açık olacaktır ancak önemli ve olmazsa olmaz şartıyla: İyi yönetmek!

Deniz rezervleri korumayı sağlar. Yeryüzündeki yaşamın çeşitliliği ve üretkenliğini devam ettirmek isteğimiz neden korumaya gereksinim duyduğumuzu gayet net bir şekilde açıklıyor sanırım. Koruma ne bir tek canlıyı ne de tek bir habitatı yalnız başına ele alarak sağlanamaz. Etkin koruma yöntemleri ancak canlılar arası karmaşık ilişkileri gözönüne alarak ve bunu destekleyici çözümler üreterek oluşturulur. [3] Deniz rezervlerinin de en önemli işlevi, ekosistemleri ve kilit canlılarını bir bütün olarak korumaktır. Bu nedenle tek bir bölgede tek bir balık çeşidinin korunması için sürdürülen çalışmalar türlerin stoklarının iyileşmesini ve habitatlarının yeniden canlanmasına bir katkıda bulunmaz.

Ekolojiye ve toplumsal yapılara bir bütün olarak bakmak ve yaşamı bu şekilde değerlendirmek bu nedenle gerekli. Bir nehrin üzerine kurulacak olan hidroelektrik santralin orada üretim yapan küçük çiftçiye olan etkisi, ormana, çevreye ve oranın yerlisi olan hayvanlara etkisi ile o nehrin denize dökülmesi yoluyla beslenen balıkları avlayarak yaşamını sürdüren kıyı balıkçısı veya geleneksel balıkçının sosyal ve çevresel gereksinimlerinin birlikte düşünülmesi bizi özgürlüğe ulaştıracak.

[1] Tanuro, Daniel. “Yeşil Kapitalizm İmkansızdır.” TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası, Ekoloji Kolektifi, Habitus Yayın (2011) sy. 56,
[2] Greenpeace Akdeniz http://www.greenpeace.org/turkey/tr/campaigns/defending-our-mediterranean/oceans/
[3] Greenpeace Akdeniz http://www.greenpeace.org/turkey/tr/campaigns/defending-our-mediterranean/solutions/

paylaş